İmralı Cezaevi’ne alındığımda beni ilk karşılayan Avrupa Konseyi’ne bağlı İşkenceyi Önleme Komitesi’nin başkanlık düzeyindeki temsilcisiydi. Söylediği ilk söz "Bu cezaevinde kalacaksın, biz de Avrupa Konseyi üzerinden denetleyip bazı çözümler geliştirmeye çalışacağız." Dostluğa tarihte eşine ender rastlanan bir ihanet temelinde beni ABD-CIA denetimine teslim eden Yunan ulus-devletinin Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkileri çıkar denklemine eklenince, "Çıplak krallar ve maskesiz tanrılar çağında" İmralı Kayalıklarına Prometheus efsanesine taş çıkartan biçimde bir kadercilik mahkûmiyetine duçar oldum.
Bu sürece yol açan Suriye çıkışındaki denklem daha da çarpıcıdır. Beni Suriye’den çıkartan anlayış, özünde yine dostluğa çizdiğim paye ve İsrail’in Kürt politikasındaki çelişkinin çarpışmasına dayanır. Uzun süredir özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kürt Sorununun patronajlığına soyunan İsrail benim şahsımda giderek etkili olmaya başlayan ikinci bir Kürt çözüm tarzına tahammül edemeyecek denli hassastı. Hesaplarına kesinlikle uygun düşmüyordu. Hakkını inkâr etmemeliyim; MOSSAD dolaylı yoldan beni kendi çözüm yoluna davet etti. Buna da ben ne ahlaken ne siyaseten açık ve hazır değildim. Suriye Arap yönetimi taktik yanı ağır basan bir ilişki biçimini asla aşmak istemedi. Kaldı ki Hafız Esat önderliği ABD-Sovyetler Birliği hegemonya çatışmasına dayalı olarak vücut bulmuştu. Sovyetlerin çözülüşüyle kritik aşamada hiçbir taktik ilişkiyi koruyacak durumda değildi. Benle -PKK oluşumuyla- Türkiye’yi dengelerken bir anlamda 1958’deki Suriye üzerindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin tehdidini ve aşırı İsrail yanlısı eğilimine yanıt arıyordu. PKK’nin uygun bir araç olması uzun süreli bir taktik ilişkiye imkân verdi. Bu ilişkinin ikinci bir Kürt politikasına yol açabileceği pek görülmek istenmiyordu. Türk yönetimlerinin tüm çabaları bu anlamda etkili olamıyordu.
Bu kısa hatırlatma bile beni Suriye’den çıkartan esas gücün İsrail olduğunu gösterir. Şüphesiz ABD’nin siyasi ve Türkiye’nin askeri baskıları da rol oynamıştır. Unutmamak gerekir ki, İsrail Türkiye ile daha 1950’lerde kapalı andlaşmalar içinde olup 1996’da ikinci anti-terör adı altındaki ilave bir anlaşmayla ABD-İsrail-Türkiye Cumhuriyeti’nin anti-PKK ittifakı tamamlanmış oluyordu.
Bu sürece eklemlenmesi gereken diğer önemli bir faktör, ABD ve İsrail ile ilişki içindeki KDP ve YNK yönetimiyle 1992’de sağlanan Kürt Federe Meclis ve Yönetimiyle Türkiye Cumhuriyeti arasında anti-PKK temelindeki işbirliğiydi. Şüphesiz günün koşullarında Türkiye Cumhuriyet hükümetleri ve silahlı kuvvetleri taktik bir anlayışla hareket ediyorlardı. Ancak tarihin kendine has bir yürüyüşü vardı. Çok çeşitli algılamalar önemli gelişmeleri belirler. Türkiye’nin günümüzde çokça öfkelenen tarihsel yanılgısı, dar, bencil, tek taraflı bir algıdan kaynaklanmaktadır.
1998’de bu aleyhteki faktörlerin birleşmesiyle Suriye’den çıkış gerçekleşti. Açıkça belirtmeliyim ki, ben de Suriye’den çıkma gereğinin tamamen farkındaydım. Aşırı bir bekleme dönemi geçirdim. Ama Kürdistan için gelişen politik çizginin çekiciliği ve stratejik düzeye çıkartmak istediğim dostluk yaklaşımım beni adeta tutsak etmişti. Suriye yönetimi en üst düzeyde bunun sakıncasını önemle belirtmişti. Bunu itiraf etmem gerekir. Ama ben halen stratejik bir halklar dostluğunun önemini ve vazgeçilmezliğini savunmak durumundayım. Beni Yunanistan’a çeken anlayış da aynıydı. Yunan devletiyle olmazsa da halkıyla değerli dostluk ilişkileri geliştirmek ikinci düzeyde ilgimi çekmekteydi. Klasik kültür ve trajik tarihleriyle alış-veriş oldukça önemliydi. Dostluğun gereğini dayatıcı nitelikteydi.
Diğer bir çıkış yolum Kürdistan dağlarıydı. Daha çocukken diğer bir ismim de "Dhine çole, çiya" idi. Dağ, çöl delisi anlamına gelir. Fakat iki etmeni hesaplamam bu yolu ikinci plana bırakıyordu. Dağda, ülke’de olacağım yöre üzerine her tür silahla bombalamanın kaçınılmazlığının halk ve yoldaşlar üzerindeki tahribatıyla, ilişki darlığı, sadece askeri yolda yoğunlaşma, tümüyle askeri yola sapış kaçınılmazdı. Diğer önemli bir husus, gençliğin inanılmaz eğitimsizliği, onları mutlaka eğitmem gereği beni alıkoyuyordu.
Özcesi, Türkiye’de resmi, gayri-resmi birçok çevrenin "işte sıkıştırdık, bak nasıl sonuç aldık" iddiası fazla gerçeği yansıtmıyor. Nitekim aynı sıkıştırma politikası İran ve Irak üzerinde halen yoğunca denenmesine rağmen sonuç vermek yerine bir kör saplantıya yol açmıştır. İçine girilen Suriye ve İran taktik ilişkisinin ne tür sonuçlara gebe olduğu ise şimdiden kestirilemez. Çok şeye gebe bir politikaya tevessül edildiği söylenebilir. Ya ABD-AB-İsrail ya İran-Rusya-Çin ikilemi keskinleştiğinde acaba Türkiye Cumhuriyet hükümetleri her sonuca hazırlar mı?
Atina-Moskova-Roma hattındaki üç aylık maceramdan çıkardığım dersler şüphesiz tarihi değerdedir. Bu savunmamın temel kavramı olan Kapitalist Moderniteyi içine gömüldüğü bin bir zırh ve maske içinden tanıyabilmem gibi bu macerayla direkt bağlantılıdır. Bu olmasaydı belki bu çözümlemeleri yapmam şurada kalsın ya klasik bir ilkel-milliyetçi ulus-devletçilikte çakılı kalacaktım. Ya da yüzlerce örneği gibi hatta devlet kuranları da dâhil klasik bir sol hareket olarak kaderimi sonlandırabilecektim. Kesin konuşmamayı bir sosyal bilgi ilkesi olarak hep göz önünde bulunduruyorum. Ama şu an ki çözüm gücüme kavuşamayacağıma dair güçlü bir sezgim var.
Benim için açıktır. Sonuncu ve en güçlüsü olan sosyalist ütopya da dâhil kapitalist modernitenin asıl gücü ne parasından, ne silahından kaynaklanmaktadır; tüm ütopyaları kendi her renge bürünen, en değme sihirbaza taş çıkartan liberalizminde boğması asıl gücünü oluşturmaktadır. Tüm insanlık ütopyalarını kendi liberalizminde boğması çözümlenmedikçe kapitalizmle mücadele şurada kalsın, en benim diyen düşünce ekolü bile en iyisinden bir hizmetkârı olmaktan kendini kurtaramaz. Marks kadar kapitalin çözümünü, Lenin kadar devlet ve devrimin üzerinde çok az kişi yoğunlaşmıştır. Ama bugün açığa çıkmıştır ki, Marksist-Leninist gelenek azımsanmayacak düzeyde kapitalizme materyal ve anlam hediye etmiştir. Çok zıddı geçinseler de. Çünkü yine tarihin farklı algılar toplamı iradelerimizin beklentileri üzerinde sonuçlar doğurması çokça rastlanır bir durumdur. Bunu bir kader ve kaçınılmaz bir diyalektik ilişki olarak belirtmiyorum. Tersine Özgürlük Ütopyaları üzerinde daha yoğunca durulması gerekir diye bir sonuç çıkarıyorum. Liberalizmin tahrik ettiği birey ve toplumunu çözüp kendi doğal insanı mecrasına akıtmadıkça sonuç toplumsal kanserle ölüm olmaktan öteye gitmez. Bunu uzun uzun anlatacağım.
Şunu demeye getiriyorum. Beni İmralı Cezaevi’ne buyur eden Avrupa Konseyi temsilcisi hem de 70 yaşındaki hanımcığın arkasındaki büyücü sistemi kapitalist moderniteyi çözmedikçe kaderimi doğru çözemeyeceğim açıktır. Süreç baştan sona kadar İsrail-ABD-AB ve çözülmüş bir Sovyet Rusyası tarafından yaratılmıştır. Suriye, Yunan ve Türkiye hükümetlerinin rolü ise ikinci el bürokratik hizmetlerden öteye gidemez.
Sorgulama sürecinde açıkça belirtmiştim. Türk yetkililere ki dört temel kurumun; Genelkurmay İstihbaratı, Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma İstihbarat temsilcilerine, beni yakalamakla sevinmelerinin anlamsız olduğunu söyledim. Beni alçakça ve çöl bedevilerinin bile asla insani niteliklerine yakıştıramayacakları bir kalleşlikle dost ilişkisini eşi görülmemiş bir komployla kullanıp, uçağın içine atıp çullanmaları yiğitçe bir savaş tarzı değildir. Bu gerçek bile ABD’nin hegemonu olduğu kapitalist modernitenin ne menem bir liberalizm olduğunu çok çarpıcı bir örnek olarak ortaya koymaktadır: Baskı ve istismarda sınır tanımayan sistem.
Mücadele sistemimde Türk ulus-devletçiliğini tanımıyor değildim. Tek başıma da olsa en zayıf halimle karşı çıkma cesaretini gösterdim. İyi mücadele ettiğimi de tanık olan herkes bilir. Bunda yadırganacak yan yok. Ortada olan Kürtlük için bir ölüm fermanıdır. Ya insanlığımdan, onurumdan vazgeçmeyip direnecektim ya da rengi bile, cinsiyeti bile belli olmayan bir kölelik içinde yitip gidecektim. Bu gerçekliği tartışmıyorum. Buna öfke de duymuyorum.
Öfke duyduğum temel nokta düşünce, ideoloji ahmaklığının önüne bir türlü geçememekti. Öyle bir sistem ki, sözde insan hakları neredeyse yere göğe sığdırılmaz. Ama gerçekte olan ise hiçbir canlı sisteminde gözükmeyen, kendi öz türüne, bir grup insanın tüm insanlığa biçtiği sömürü ve savaş payesidir. Bununla da yetinmeyip doğanın altı ve üstü de dâhil tüm çevreyi zehirleyip insanlığa sunmasıdır.[2]
Doğduğum toplum neolitik köyün kültürel etkileriyle yüklüydü. Saf bir dostluk, kalleşçe olmayan mücadele esastır. Bu duygularla büyümüştüm. Fakat tüm uygarlık süreçlerinin dışında ve en olumsuz etkilerini katı bir yabancılaşma biçiminde çoktan kader hale getirme yetmiyor gibi kapitalist moderniteyi en sert ve muhafazakâr gelenekle birleştirerek şovenizmin uç sınırında bir etnik milliyetçilikle ulus-devlet kuşatmasına alınmak, çözülmesi en zor ideolojik tahakkümdür.. Buna her an eli tetikte bir çıplak zor eklenince daha doğmadan mıx gibi yere çakılmak kaderin diğer adıdır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırlarından çıkış öyle ahım-şahım bir direniş sonucu olmadı. Dogmatikçe bağlanmış birkaç sol ulusal sorun çözümlenmesine yeni bir yaşam alanı aramaktı. Ortadoğu’daki PKK, sistemin boşluklarından bazı sonuçlar almaktan öte bir şansa sahip değildi. Ama yine de bir sistem karşıtı olarak varlığını sürdürme ve geliştirme Ortadoğu için küçümsenmemesi gereken bir anlayıştır.
Kendini kalıcı bir biçimde dağlar başta olmak üzere silahlı direnişe taşıması doğuracak sonuçlar bakımından önemlidir. Kürtler için ise giderek politikleşme anlamına gelmektedir. Klasik işbirlikçi unsurlardan kopuş ilk defa bir özgürlük alternatifini algılanır kılmaktadır. Ne klasik Orta Çağ’dan kalma despotik rejimler ne ona eklemeli sözde çağdaş ulus-devletler açısından ne beklenen, ne kabul edilecek bir çıkış söz konusudur. Hem Kürt işbirlikçilerinin, hem bölge ulus-devletlerinin emperyalist hegemonlarına "PKK terörist örgüt" dayatmalarında anlaşmaları bu nedenledir. Özgür Kürt, birey ve toplumuyla tüm ezberlerini bozmaktadır. İslam’ın fetihçi ideolojisiyle, Liberalizmin milliyetçi ideolojileri çoktandır özgür Kürtlüğü defterden silmiş, tarih dışı saymaktaydı.
Benim şahsımda dıştalanan ve tek kişilik bir oda cezaevine mahkûm edilmek istenen esasta bu Özgür Kürtlüktür. Dokuz yıldır tek başına İmralı’da günlük olarak uygulanan politikalar sistemlidir. Sadece Türk cezaevi politikaları olarak yaklaşım göstermek önemli yanılgılara yol açar. Bu da hem Kürtler hem Türkler için beraberinde politik çözümsüzlükler, çatışmalar doğurur.
Fakat şunu da çok iyi algıladım ki, Türklük ne kendi adına savaşabilir ne de barışabilir. Kapitalist modernitenin ona biçtiği rol Türk halkı da dâhil tüm Ortadoğu halklarını kapitalist sistemin baskı ve sömürüsüne açık hale getirilmesinde kaba bir jandarma rolü oynatmak, bekçilik ve gardiyanlık yaptırmaktır.
Ne Avrupa’nın içinde ne dışında, sağlam kazığa bağlanmış Türkiye ve Anadolu kültürleri onlar için çok önemlidir. Uygulanan herhangi bir politika değildir. En incelmiş politikalarla, stratejiler büyük oranda el altından kapsamlıca ve birleşik olarak yürütülmektedir. Gerek NATO gerek AB ilişkileri bu bağlamda daha iyi algılanabilir.
Buraya kadar anlatmak istediğim hususlar bile kapitalist moderniteyi derinliğine kavramadıkça anlamlı bir savunma yapamayacağımı göstermektedir. Savunmanın dayanaklarının kuru bir hukukla hiç anlam kazanamayacağı açıktır. Yüzeysel bir politika ve stratejik yaklaşım neden "yeniden yargılanma" sürecinin örtbas edildiğini açıklığa kavuşturmayacaktır. Yeniden Yargılanma algılanması özgür Kürtlük çözümünü açıklığa kavuşturması açısından da büyük önem taşımaktadır. Gösterimsel Türk yargısına "Demokratik Cumhuriyet" çıkışım, AİHM’ deki davada "Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa" ve "Bir Halkı Savunmak" adı altında özde gerçek demokrasi ve adaleti anlaşılır kılmaya çalışmaktaydı. Yeniden yargılanma ise "kapitalist moderniteyi sorunsallaştırma ve aşılması" gereğine demokratikleşmenin hem siyasi sistemini, hem özgürlükle bağlantısını çözüm alternatifi olarak anlam zenginliğine eriştirmeyi, kavuşturmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla bir kez daha savunmalarımın bütünlüklü ve tamamlayıcı niteliğini ortaya koymaktadır.
İmralı’daki ilk yargılamanın bir gösteri oyunu olduğunu söylemiştim. Gerçekten hukuki savunma yapacak koşullar yoktu. Her şey en ince detayına kadar önceden planlanmıştı. Kararın verileceği gün, seçilen başyargıcın niteliği ve memleketinden tutalım, katılımlar, süre ve basının, medyanın kullanılışına kadar her şey plan gereği yürütülmekteydi. Bu konuda ABD ve AB ile de anlaşılmıştı. Bana düşen bu durum karşısında sahte bir hukuk savunmacısı olmak değildi. Ortada hukuk zaten yoktu. Bu AB açısından da geçerliydi. Tüm sorun benim temel Kürt sorunu kapsamında nasıl kullanılacağıma ilişkindi. Her şey bu amaca hizmet etmeliydi. Zaten Kenya süreci baştan sona AB hukukunun çiğnenmesiydi. Kenya hukuku hatta Türk hukuk sistemi bile çiğnenmişti. İdamı sürekli gündemde tutmaları politik sonuca ilişkindi. Güya korkmuştum. Dolayısıyla sürekli canlı tutulması işe yararlıydı. Bu durumlar karşısında yapmam gereken politik sürece katkı sunmaktı. Bunun için savunmaların politik mesaj niteliği önemliydi. Ayrıca sonuca yol açan yanılgılara köklü yanıtlar aramak yapılması gerekendi. Böyle yapılmaya çalışıldı. Bu süreçte tüm savunmalara hâkim olan anlayış bu temeldeydi. Oyuna en az alet olmak ve özgürlük mücadelesine katkı sunmak ancak bu temelde mümkün olabilirdi.
Açık söylemeliyim ki, AİHM’den tutuklanmamın hukuka aykırı olduğuna dair hüküm vereceği beklentisi içindeydim. Böylelikle adil bir yargılanma imkânı doğabilirdi. Bu hüküm çok açık haksızlıkla verilmedi. Geriye yargılamanın adil gerçekleşmediğini söylemek zorundaydı. Zaten her şey açıkta ve seyirlik konumundaydı. Uzun süre beklendikten sonra adil yargılamayı beklerken AB Konseyi tek taraflı, Türk Hükümeti ile uzun görüşmeler sonucunda ve kendileri açısından önemli politik tavizler karşılığında tam bir hukuk skandalı olan ve onlarca noktada hukuka ters girişimlerle sözde dosya üzerinde eski Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kalıntısı olan Ankara 11. Ağır ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemeleriyle dosyalar eskiden olduğu gibi hükme bağlandı. AB Bakanlar Komitesiyle bu temelde uzlaşıp dosya tekrar AİHM’e iade edildi. AİHM’in tavrı halen beklenmektedir. Kendi adil yargılama kararına karşı tavrı gerçekten merak konusudur. Asıl hukuki savunmayı bu yeniden yargılanma sürecinde yapmaya hazırlanırken böylece boşa çıkarıldık. Dolayısıyla hukuki yargılanma bir gösteri olmaktan öteye gidemedi..
Bu süreçte daha iyi anlaşılan husus, PKK, benim şahsım ve Kürt sorununun geneli konusunda ABD-AB-Türkiye Cumhuriyetinin yoğun bir iletişim ve uzlaşma arayışında olmalarıdır. Türkiye geniş ekonomik tavizler karşılığında Türkiye’deki Kürt sorununu tasfiye ederken Irak’ta Kürt Federe Devlet oluşumunda da şartlı bir destekleme tutumunda ısrarlıdır. Bu konularda çok yoğun görüşmelerin yapıldığı her gün daha çok açığa çıkmaktadır. Zaten ABD ile bu taviz ve uzlaşmalar açıktan yürütülmüştü. Demek ki bu uzlaşmalardan en önemlisi benim tutuklanmam, yargısız infaz altında tutulmam ve Türkiye’de Kürt sorununun tasfiyesi, PKK’nin terörist örgüt ilan edilmesiydi. IMF ve AB Kopenhag Kriterleri ise ikili uzlaşmanın iyi birer kılıfıydılar. Açıkça belirtmeliyim ki, AB kurumlarından bu denli kirli ve kuşkulu tavırlar beklemiyordum. Bu gerçekler AB’nin insan hakları ve demokratik normları konusunda derin bir sorgulamaya itti. Konulara yoğunlaşmam sorunların daha köklü olduğu ve aşılmalarının da o denli köklü yaklaşımlar gerektirdiğiydi. Şüphesiz insan hakları ve demokrasi konusunda AB ileri bir hamleye sahiptir. Bu yönüyle Dünyamızın umut kapısıdır. Ama temelindeki kapitalist modernite onu zincir gibi bağlamış olup daha ileri hamleler konusunda karamsar kılmaktadır.
Rus devrimcileri kendi devrimlerinin zaferini Avrupa’nın en azından bir bölümündeki devrimlerle garanti altına alınacağını düşünüyorlardı. Ama bu beklentilerin gerçekleşmediği bilinmektedir. Tersine Avrupa liberal karşı devrimi Rusya ve öncülük ettiği tüm sistemi kendi içinde eritti. Aynı şey günümüzde demokratik devrimler için de söz konusudur. Avrupa’dan beklentinin aynı sonuca yol açmaması için küresel sermayenin en gelişkin çağında küresel demokratikleşme arayışında olmak daha gerçekçi bir yoldur. Avrupa’daki demokrasi, insan hakları ve özgürlükler katkılarını ancak bu paradigma altında anlamlı kılabilir.[3]
Ana hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız bu gerekçeler "adil yargılanmanın" neden gerçekleştirilmek istenmediğini bütün derinliğiyle vs. temel kategoriler üzerinden çözmeyi gerekli kılmaktadır. Savunma gerçekliğimde daha önce işlediğim ana hususları, esas kaynaklarına indirgemeyi önemli kılmaktadır. Her ne kadar aşırı indirgemecilik, algılamada ciddi yanılsamalara yol açsa da sorun modernite kaynaklı olduğundan bu sakıncaları göze almak gerekir. Zaten çözmeye çalıştığımız ana bölümler iç bütünlüğe sahip indirgemeciliğin sakıncalarını asgariye indirecektir.
Girişten sonra ele almak istediğim öncelikli bölüm Yöntem ve Hakikat Rejimidir. Bilindiği gibi yöntem, alışılagelen inceleme-araştırma yoludur. Tarihte ve günümüzde denenen bu alışkanlıkları tanımlamak, aydınlatıcı olacaktır. Olumlu ve sakıncalı yönleriyle yöntemcilik anlayışlarının temel nedenlerini açıklamak çözümlememizde kolaylık sağlayacaktır. Yöntem, hastalıklı olmazsa da takip edilecek bir yol her zaman gereklidir.
Hakikat rejimiyle kastettiğimiz husus, "yaşamın" anlamına en iyi nasıl ulaşabileceğimize ilişkindir. İnsan düşüncesini çok meşgul etmiş, "hakikat, gerçeklik" nedir, nasıl ulaşılabilir veya ulaşılamaz sorunsalına cevap aramak her ciddi araştırma için çözülmesi gereken hususların başında gelir. Bütün insanlık muhayyilesini, zihniyetini adeta tutsak eden "nesnelcilik" ve "öznelcilik" kavramlarıyla birlikte bazı ana düşünce kuramları deşifre edilmeye çalışılacaktır.
Toplumsal Gelişmede Anlamlı Bir Mekân ve Zaman Ayrımı bölümünde esas olarak, temel toplumsal kategorilerin inşa edilme sorunlarında, zaman ve mekândan kopuk ele alınamayacakları aydınlatılmaya çalışılacaktır. Gerek toplum biçimlenmeleri, gerekse özsellikleri ya kuru "tarihsel olaylar" biçiminde, ya da sanki hiç mekânsal kayıtlar yokmuş gibi soyut anlatımlar, toplumsal algılamalarımızı tam bir keşmekeşe, en rezil çıkarlara alet etmeye, sonuçta "gerçek" adı altında tam bir toplumun yalansamalı retoriğine, demagojisine yol açmaktadır. Toplumsal gerçeklikler inşa edilirken özselliklerin zaman ve mekân boyutları olanca açıklığıyla esas alındığında "insan yaşamı"nın anlamlı kılınma olanakları artacaktır. Birçok kavram ve kuramın büyük safsatalar, aldatmacalar, yanılgılar spekülasyonu, "söz klişeciliği" olduğu anlaşılabilecektir.. Somut olarak günümüz uygarlığının -başat olanı kastedilmektedir- tarihsel ve mekânsal gelişimi, ana unsurlar halinde anlamlandırılmaya çalışılacaktır.
Çıplak Krallar ve Maskesiz Tanrılar Çağında; kapitalizmin bir üretim biçimi olarak doğuşu ve toplumda yol açtığı kanserleşmeyi açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır. Görünüşte çok açık olan, özdeyse kendine bağladığı siyasi iktidar ve bilimle inşa ettiği herkesin herkesle savaştığı ve bilimcilik yöntemiyle kavram ve kurallarla bu savaşı zihni alanda egemenliğinden kurtulamaz bir döngüye yol açmanın iç yüzü deşifre edilmeye çalışılmaktadır. Öyle bir sistem ki, Marksizm, anarşizm, ulusal kurtuluş ve hatta sosyal-demokrasi gibi akımları, kendisine karşı savaşan tüm akımları kendi hizmetinde kullanmaya elverişli bir alete dönüştürme yeteneği açıklanmaya çalışılmaktadır. Başlangıçta tüm toplumların hor gördüğü metalaşma ve değişim değeri nasıl oldu da topluma hükmeden yeni tanrılar oldular? Eskinin kendini rengârenk kıyafetlere büründüren, kale ve saraylarda apayrı yaşamlar halinde ayrıcalıklaştıran çok az sayıdaki krallar nasıl oldu da aşırı çoğalmış ve çıplak biçimde tebaalarından ayırt edilmez hale geldiler. Çok bilimcil, çok iktidarlı ve maddiyatlı bir sistem olduğu halde neden çevresi ve içyapısıyla en cahillerin bile yol açmayacağı hastalık ve ölümlerle tükenen topluluklara dönüşülüyor? Bu soruların sırları alınarak cevaplar bulunmaya çalışılacaktır. Gerek ekonomi, sosyal yapı ve siyasal kurumlarıyla bölümlediği ulus-devlet bölünmeleri, gerek bu anlayışlardan, teoremlerden kaynaklanan bilimsel bölünmelerin gerçek rolleri, yaşamı nasıl anlamlaştırdıkları veya anlamsızlaştırdıkları irdelenecektir. Milliyetçilik, bireycilik gibi resmi din olan liberalizmin asıl rolü anlaşılır kılınacaktır. Kapitalizmin toplumların iç ve dış yapısında sürekli savaş olduğu, bu anlamda yaşamın gergin stresli bir kriz ve kaos hali olduğu gösterilecektir.
Özgürlük Ütopyalarıyla Tekrar Yaşamak Çağı adlı bölüm kapitalist modernitenin kaos ve krizli yaşamından tekrar özgürlük ütopyalarına kavuşmuş yaşam tarzlarına nasıl kavuşulacağı irdelenmektedir. Maddi yapıların egemenliği altındaki kapitalist modern yaşamdan kovulan ütopyalı, büyüleyici yaşam ifadelerine tekrar kavuşmak için yeni ruhsal, zihinsel anlam bütünlüklerine nasıl erişileceği, kavuşularak "özgür yaşam" dediğimiz evrene kanat açılmaktan bahsedilecektir. Anlamı kovan kapitalist modern kalıpların ölmekten bir kaçış haliyle aslında nasıl da ölüm ve yaşam ikilemini anlamsız kılarak kutsalı bozduğu ve yaşamı tüm sihirli, büyüleyici, şiirsel yanlarından kopartarak ebedi bir ölüm ve mahşer çağını inşa ettikleri gösterilecektir. Sembolik olarak post-modernizm gibi kavramlarla pek anlaşılır kılınmazsa da eklektik olarak birçok ifadesine rastlanan ütopyalı özgür yaşam seçeneği bir evrensel bayram hali olarak anlamlandırılmaya çalışılacaktır. Bu yaklaşımın öyle çokça işlendiği gibi bir üretim biçimi, toplum biçiminden ziyade bu tip ayrımlarla içinden çıkılmaz hale gelen kavram ve kuram bozulması yerine günlük, anlık anlamlı yaşam topluluklarından oluşabileceği serimlenecek ve sergilenecektir.
Kapitalizm Çağında Ortadoğu, kendi özgünlüğü içinde ayrıca işlenecektir. Kapitalizmin iki dünya savaşıyla düşüremediği Ortadoğu’yu ayakta tutan temel etkenler kadar, neden dünyanın en sorunlu, içinden çıkılmaz bölgesi haline gelmiştir? Bir anlamda günümüzde yaşanan Üçüncü Dünya Savaşı’nın temel alanı ve zamanı olarak içinde hangi olasılıkları barındırmaktadır? Kapitalist moderniteye direnişi nasıl anlamlandırmalıyız? Uygarlığın beşiği olan bu alan, tersinden mezarı haline gelip özgür yaşam ütopyaları çağına geçişin alanı olabilir mi? Tekrardan en çok kutsallarını çamura bulandırmış, dolayısıyla yaşamı ayaklara düşürmüş bu alan yeniden kutsallarını inşa ederek, anlam yüklü, büyüleyici ve şiirsel, müzikli "özgür yaşam tarzları"nı doğurabilecek mi? Bunun için kapitalist modernitenin maddi ve bilimcil kalıplarını, putlarını kırıp daha özgür yaşamı olanaklı kılan demokratik yönetim biçimlerini çevreyle bütünleşmiş üretme gruplarını ve anlam yüklü bilgelikler meclislerini oluşturabilecek midir? Bu tip temel sorulara yanıt aranacaktır.
Ortadoğu kapitalizmin, diğer bir görünüşüyle Hıristiyanlığın ve Museviliğin anlam yüklediği İslam’ın da etkisi altında "mahşer" olarak bahsettiği savaş olan "Armageddon"da Kürtlerin rolü ayrı bir bölüm olarak işlenmektedir. Kürtlere bir anlamda halk olmayan halk da denilebilir. Çünkü bu kadar kendi özsel değerlerinden kaçan ve kaçırtılan başka bir halk, ayrım kazanmış bir insan topluluğuna rastlamak mümkün değildir. Çok güçsüz ve savaş yeteneği olmayan bir halk denilemez. Stratejik coğrafyaları ve antropolojik karakterleriyle savaşı en çok verebilecek, kazanabilecek insan topluluğunu oluşturmaktadırlar. Kadın ve gençlerindeki cesaret potansiyeli çok yüksektir. Fakat gölgelerinden korkacak kadar ödlek de kılınmışlardır. ABD Ortadoğu’da yeni temel müttefik olarak seçme durumundadır. İsrail’in apayrı Kürt projesi vardır.
İslam’ın unutur, inkâr kıldığı bu halk, tüm tarikatçı yapılanmalara karşı Armageddon’da ağırlıklı olarak Hıristiyan ve Musevilerin yanında yer alacaktır. Zaten Alevilik, Yezidilik ve yoksulların da çoktan anlamını yitirmiş diğer mezheplerin laikleri ezici çoğunluğu oluşturmaktadır. Az sayıdaki üst tabaka geleneksel ve modern İslami tarikat ve grup elebaşları hızla Arap, Acem ve Türk işbirlikçilik rollerini terk edip emperyalist metropollerinde kendilerine yeni efendiler aramaktadırlar. En kolay tasfiye edilecek kişi ve grupçuklar durumundadır.
Fakat Kürtlerin Ortadoğu’daki bu yeni çatışma, kaos dönemindeki rollerini işbirlikçilikten ibaret görmek büyük bir eksikliktir. "Özgür yaşam" felsefesine en çok susamış ezici bir çoğunluk hep bu susuzluğu giderecek anlamlı öncülerini bekleyecektir. Çoktan kendini tüketen Orta Çağ yaşam kalıplarını hızla terk edebilecek iken, sunulan ve hiçbir halka özgür yaşam şansı vermeyen kapitalist modernitenin güçlü saç ayağı ulus-devletçik kalıbına da fazla takılmayacaktır. Eşitlik ve özgürlük ideallerine en çok kavuşma şansı verebilecek demokratik konfederal yönetim biçimi Kürtler için hem tarihi, coğrafi, hem de karakteristik özellikleri için en uygun politik biçimlenmedir. Bu anlamda KCK (Komela Cıvaka Kurdistan) hem çepeçevre kuşatıldığı, katı ulus-devlet yapılarıyla sorunlarını çözmek, hem de yeni bir ulus-devletçik maddi yapılanmasıyla yeni bir dert ortamına girmemek için en elverişli çözüm olanağı gibi rol sergilemektedir. Anlam ifade etmektedir. Kapitalist moderniteden kaynaklı Ortadoğu halklar mozaiğine dayatılan ulus-devlet savaşlarında imha edilen, soykırıma uğrayan, baskı ve istismardan ötürü bütün özgür yaşam ütopyaları yok edilen tüm Arap, İrani, Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Kafkas kökenliler, etnisite, tüm mezhep ve dinlerle, Avrupa kökenli demokratik ve insan haklarını yaşamayan topluluklarını yeniden kendi kutsallıklarına, özgür yaşam ifadelerine ve maddi kazanımlarına kavuşturacak temel form olan Ortadoğu Demokratik Konfederalizmi için bir öncü model durumundadır KCK.
Eğer Irak kaos’undan demokratik bir Federal Cumhuriyet doğarsa, bu yönlü bir gelişme de önemli bir öncü rol oynayabilir. Kapitalist modernitenin Üçüncü Dünya Savaşı Ortadoğu’nun özsel mekân ve zaman boyutu içinde en olumlusundan en olumsuzuna açık uçlu birçok gelişmeye gebedir.
Sonucu, anlam yüklü grupların inisiyatif ve çabaları belirleyecektir. PKK, sadece kendini sürekli geliştiren bu özgür yaşam idealli, anlam yüklü gruplardan öncülük iddiası taşıyan gruplardan biridir.
Sonuç bölümünde, kapitalist modernite koşullarında ne kendim, ne de öncüsü kılındığım halkımız için diğer birçok kişilik ve halk grubu için adil bir yargılanmanın gerçekleşmeyeceği anlaşılır bir husustur. Daha doğrusu bu savunmayla bu husus; anlaşılır, kanıtlanır kılınacaktır. Sürekli toplum içinde ve dışında savaşla beslenen bir sistemi ancak özgürlük ütopyalarımıza sarılarak her yerde olan istismar ve iktidara karşı her yerde anlamlı direniş ve adalet odakları oluşturmakla aşabiliriz. Diğer tüm yolların yaşam için kısır bir döngüde ömür tüketmekten öte bir sonucu, hedefi yok gibidir.
Bu savunmayı; İmralı Adası’nda mutlak tecrit koşullarında yazıyorum. Alışılagelen inceleme, araştırma olanaklarım olmadığı gibi, tercih edeceğim bir yol da değildir. Adlarını ve eserlerini sıralamayı anlamsız bulduğum, hep birbirine katkı sunan insanlık öncüleri benim için de ana kaynaklardır. Özgür yaşam için büyük düşünce ve eylem savaşçıları nicelikleştirilemez. Bu yönlü de modernitenin bilim yapılanmasına karşıyım. Hiçbir ses, özgür yaşam iradesinin, tecrit koşullarındaki kadar özgürlük yanlısı ve adil olamayacağına inanarak –bu savunmayı- dostça ve yoldaşça yürümesini bilmiş ve bilecek olanlara adıyorum.